Hafta sonu Diyarbakır'da kadınlar bir kez daha 'Kürt sorununa çözüm' konusunu tartıştılar.
Savaştan en çok etkilenen kesimin kadınlar olduğunu ve militarizmin erkek egemenliğinin son aşaması olduğunu düşündüğümüzde, barış için konuşacak ve son sözü söyleme hakkına sahip olanın kadınlar olduğu bir gerçek...
Kürdistan'a gittiğinizde, batıda konuşurken savaş kavramının ne kadar da içi boş olduğunu...
Hafta sonu Diyarbakır'da kadınlar bir kez daha 'Kürt sorununa çözüm' konusunu tartıştılar.
Savaştan en çok etkilenen kesimin kadınlar olduğunu ve militarizmin erkek egemenliğinin son aşaması olduğunu düşündüğümüzde, barış için konuşacak ve son sözü söyleme hakkına sahip olanın kadınlar olduğu bir gerçek...
Kürdistan'a gittiğinizde, batıda konuşurken savaş kavramının ne kadar da içi boş olduğunu anlıyorsunuz. Orada ise savaş kavramının içi inanılmaz acılarla dolu.
Kiminin kızı, kiminin oğlu, kiminin kocası, kiminin babası işkenceyle öldürülmüş. Kimileri gözaltında kaybedilmiş, kimisinin babası 80 yaşında gözaltına alınmış, işkence de gözleri kör edilmiş ve koyulduğu cezaevinde ölmüş. Kimisinin oğlu bir halatla bağlandığı helikopterden sarkıtılarak dağlara çarpa çarpa parçalanarak ölmüş.
İnanamıyorsunuz duyduklarınıza... Ki yıllarca gözlerinizle gördüğünüz ve şahit olduğunuz halde.
İnsanlar bu acılara nasıl dayanıyor. Ve hala nasıl da dudaklarından sadece bir kelime dökülebiliyor. Barış... Barış... Barış...
Seçimlerden sonra, orada konuştuğumuz herkesin ortak görüşü şu; 'Kürtlerin kendilerine olan güvenleri son aşamaya gelmiş, o kadar güveniyorlar ki kendilerine yaşadıkları büyük acıları arkalarına alıp en kabul edilebilir çözüm önerilerini sunuyorlar.'
Konuşmamda da söylediğim gibi, sorun aslında sadece Kürt sorunu olarak tanımlanamaz. Bu sorunun gerçek adı Kürdistan sorunudur. Ve sadece Türkiye'nin değil tüm Ortadoğu'nun ve Dünya'nın tüm emperyal güçlerinin sorunudur.
Türkiye de Kürt sorunu sanki PKK'nın silahlı mücadelesinin bir sonucuymuş gibi konuşuluyor.
Oysa 'İzale-i Şekavet Yasası', 'Tunceli Yasası', 'İskan Yasası', 'İstiklal Mahkemeleri Yasası' çıkarılırken, Dersim'de, Koçgiri'de, Ağrı'da ve daha birçok yerde Kürt kıyımı yapılırken, Seyit Rıza adeta Mustafa Kemal'e bir hediye sunmakçasına idam edilirken 'PKK YOKTU!'...
Kürt sorununda şiddet politikalarının uygulanması, Türk militarizmin politikasıdır.
Onlar, sahip oldukları silah ve sermaye gücünü ellerinde tutmak adına toplumu çeşitli korkuların içine hapsediyorlar.
Ve her gelen asker cenazesi ile bir kez daha güçleniyorlar.
Oysa acılar yarıştırılabilir mi?
Bir asker ailesinin acısı nasıl bir gerilla ailesinin acısıyla kıyaslanabilir, biri diğerine üstün tutulabilir mi?
Ancak, onlar bunu yapıyorlar.
Ve ne yazık ki totalitarizmin batağına saplanmış olan toplum onlara inanıyor.
Geçtiğimiz günlerde televizyon kanallarında çok önemli bir kaset yayınlandı. Ergenekon tutuklusu Sevgi Erenerol, Genelkurmay binası içinde askerlere brifing veriyordu. Açıkça ırkçı bir konuşma yapıyordu. Türkiye'de Sivil toplum örgütlerini casuslukla suçluyor ve herkesi düşman ilan ediyordu. Genelkurmay yetkilileri ise onu ayakta alkışlıyorlar ve ona saygılarını belirtmek üzere bir plaket veriyorlardı.
Dün Diyarbakır'dan dönerken Türkiye'nin çok önemli gazetecilerinden birine sordum; 'Sizce Ergenekon soruşturması nereye kadar gider?'
Şu cevabı verdi ve benim için çok çarpıcıydı, 'daha fazla gidemez, çünkü o zaman Genelkurmay'ı feshetmek gerekir.'
Evet, muhatabımızı doğru belirlemeliyiz. Bu savaştan çıkarı olan tek güç Türk militarizmidir. Ve onlara tam da onların bulunduğu yerlerde karşı çıkması gereken kadınlardır.
Benim önerim şudur; 10 kadın, 20 kadın kaç kadın olursak olalım Genelkurmay başkanlığı önünde bir oturma eylemi yapalım. Ve bağıralım 'Sivil siyasetten elinizi çekin, operasyonları durdurun ve en önemlisi yaşamımızın tüm alanlarından çekilin'...
Aslında bizim buna ihtiyacımız var.
Source:
kEditor